‘Kötü adama iyi geceler…’

Bizler iyi insanlarız. İş çıkışlarında köşedeki dilenciye cebimizdeki bozukluklardan bırakır, vicdan temizliği yaparız. Fırsat buldukça kimsesiz çocukları, huzur evlerini ziyaret ederiz. Çöpleri çöp kutusuna atar, her sabah dişlerimizi fırçalar, yatmadan önce mutsuzlar için dua ederiz. Ama olması gerektiğinden ne daha az ne daha fazladır bu. Bizden beklenen kadar yardımsever, öğrendiğimiz kadar duyarlı, toplum nabzına göre iyiliksever adamlar ve kadınlar… İyi… Kime göre? Neye göre? Çok sorulmuş hep susulmuş sorular değil mi bunlar? Ne düşünüyorum biliyor musunuz? İkircikli dünyalarımızda bize biçilen rolleri oynayan adam/kadınlardan öte bir bok olamayız biz. Çünkü iyi olmak gerçeği davranmayı, eylemde cömertliği gerektirir. Belki de bu yüzden asıl iyi insanlar kötülükler arasında gizlenir.

Düşünmek dikendir, mutsuz eder. Süreci takiben benim de içim, ikircikli dünyamın dev tekerlekleri altında eziliyordu. Kendi toplumsal rollerim arasında debelenen ruhum yay gibi gerilmişti. Yine de göğü içime çekmeye çabalıyordum. İnsan, bu gibi labirentlerde bir çıkışın olduğuna kendini inandıramazsa bulutlar ayağına iner. Bu da ölümle birdir, yani yerle bir olmakla. Sorumlu vatandaş, vefalı dost, ahlaklı kadın, başarılı öğrenci, hayırlı evlattım. İyi, iyi, hepsi iyi adına… Sıralamayacağım, her gün büründüğümüz, tüm o toplumsal rollerin benden çaldıklarını! Bizden… Sabahları erken kalkıyoruz, hiç duymak istemediğimiz, merak etmediğimiz, sevmediğimiz insanların yanında saatler, günler, yıllar tüketiyoruz. Kendimize ihanetimizin boyutu korkunç! Ve biz iyiyiz!? Doğru kapı bilip, vicdanımı yasladığım umut kapısını da çürük çıkarıyor bu bilinç. Sonrası azap döngüsü zaten…

Müzikli binanın önünde bu azapla, kötü insanları selamladım. İçlerinde el değmemiş, toplumun ehlileştiremediği vahşi iyilikleriyle, insanlığın bu pek yapmacık akvaryumundan okyanusa açılan dikenli yüreklerini öptüm. Kimdiler? Kendileriydiler. Dışladıklarımız, korktuklarımız, iyiliğimizi(!) esirgediklerimiz, ak(!) hayatlarımızın karaları… Bu kırmaktan kırılmaktan korkmayan, inandığından gayrısını yapmayan insanlar, bizim gibiler için ne kadar da tehdit ediciydiler! Arka sokaklardan yüzümüze inen tokat gibi. Kimse varlığıyla yanılgısını yüzüne vuran birini yanında istemez. Tam da bu yüzden rahatsız ediyorlardı bizi. Kafka ‘İyi bir yanıyla rahatsız edicidir’ derken anlatmak istediği bu muydu dersiniz?   Dorian Gray ’in Portresi’ni okurken Oscar Wilde’ın kusursuz betiminde de bu ayrımı çok yoğun hissettim. İyi ve kötü algımızı yüzümüze çarpıyordu sanki. Reddettiğimiz ‘ben’lere büyülü bir dokunuşla can veriyor, insanın iyiliğe ulaşma yolunun illa kötüden/öbür yarısından geçeceğinin güçlü bir kanıtını sunuyordu. Yolu kendi kötülüğünden geçmeyen kişi, iyi bir oyuncudan ötesi değildir.

Yazdığım her yazıda samimiyetten bahsediyorum. Duyguda, fikirde, inançta, karakterde samimiyet, benim en derin özlemimdir.  Ne kadar samimiyim diye sorarsan, bu gün dünden daha fazla. Şimdi sana bir ödev veriyorum Sevgili Yabancı: İzlediğin filmlerde, okuduğun kitaplarda, dinlediğin şarkılarda bu üçüncü adam/kadın ‘ların gölgesine ulaş, izlerini sür. İyi, karanlıkta gizleniyor! İnandığımız mutlak iyideki yanılgının, toplum tarafından onanmış başrollerin, standardize edilmiş yapay ruhlarının farkına var. Görünmeyeni gör!

Patch Adams adlı filmde çok sevdiğim, beni çok etkileyen bir sahne var.

Yaşlı adam Adams’ a parmaklarını gösterir. ‘Kaç tane görüyorsun?’ Adams dört yanıtını verir. Yaşlı adam itiraz eder. ‘Hayır, hayır! Sen soruya odaklanıyorsun. Eğer soruya odaklanırsan yanıtı göremezsin. Asla soruya odaklanma, bana bak! Kaç tane görüyorsun? Parmakların ardına bak…’ Adams parmaklarının arasından yaşlı adamın solgun yüzüne bakar. Gerçek yer değiştirmiş, görüntü değişmiştir. Sekiz yanıtını verir. Yaşlı adam ‘Evet’ der keyifle, ‘Sekiz iyi bir cevap! Başkalarının göremediğini görmelisin. Başkalarının korkudan, uyum kaygısından, tembellikten ötürü görmemeyi tercih ettiğini gör!

Tony Montana da benim izlerken keyif aldığım beyazperde yaratılarından biridir. Bu izleyenini kendinden nefret ettirerek sevdiren kahraman, onu kınayan kalabalığa bir sahnede şu sözleri söyler ve benim yazımı da özetler cümleleri:

“Ne bakıyorsunuz? Siz hepiniz dallamasınız. Niye biliyor musunuz? İstediklerinizi yapacak yürek yok sizde. Benim gibi adamlara muhtaçsınız. Benim gibi adamlara muhtaçsınız, böylece parmakla gösterip: “işte, kötü adam o” diyebiliyorsunuz. Peki ama bu size ne kazandırıyor? Siz iyi misiniz? İyi falan değilsiniz. Sadece saklanmayı, yalan söylemeyi iyi biliyorsunuz. Benim öyle bir derdim yok. Ben hep doğruyu söylerim. Yalan söylerken bile. Kötü adama iyi geceler dileyin bakalım! Hadi. Size söyleyeyim, bir daha böyle kötü bir adamı zor görürsünüz. Hadi. Kötü adama yol açın. Savulun, kötü adam geliyor! İyisi mi çekilin önünden!

Benliğimizi, kendi iyi algısıyla sindiren topluma nefret büyütüyorum. Bu nefret, gülümseyişini gölgeliyor insanın bilen bilir. Sonra herkesten uzak, insan ilişkilerinde beceriksiz, garip, ayrık, mesafeli bir insan çıkıyor meydana ne yapmalı? Yazmak da olmasa, okumak da olmasa ölmeli. Yazmak, kağıda ruhundan üflemektir. Okumak, zamanın içinden senden çok önce sıyrılmış yüce bir beyinle konuşmaktır. (Bir keresinde birbirini hırpalayan bedenlere bakıp ‘Zihinlerin sevişebildiği bir yatak var mıdır?’ diye sormuştum. ‘Var’ demişti: ‘Kitaplar’ ) O vakit yazmak da okumak da kendimiz olabiliyorsak, yaşamlarımızda daim olsun. Gerçeğe ve sahici iyiliğe değmek adına da ‘Kötü adama iyi geceler…’

Reklamlar

”Gerçeğin perdesi demirden olur, altında kalır ezilirsin. Zaten tarih yazıcılığının en trajik kısmı da budur; açayım derken perdenin altında kalanlar. Onların tarihini kimse yazmaz. ”

2038

İnsanlar ve hikâyeleri… Saçma da olsalar, kötü de, tarafımca sadece yazıldıkları için bile okumaya değiyorlar. Keşke hikâyelere bu kadar değer vermemiş olsaydım. Yüzlerine, tepeden, aşağıdan, karşıdan, uzaktan değil; o romanın içinden, içlerinden bakınca; bu önermede tüm kahramanlar haklı çıkar. Ve bir kahramanımın dediğine göre de kimseyi onun ayakkabılarıyla dolaşmadıkça anlayamazsınız. Böylece yürürken, insanı tüketen bir merhameti, tüm insanlığa karşı duymaya başladığımı ayrımsıyorum. Anlayamadığım ise; bu beni neden onlarla birleştirmiyor? Bir yakınlığın, böyle uzaklaştırdığı dünyada görülmemiştir. Tümünü anlarken, güçlü itimin, beni yalnızlığa sürüklediğini hayretle izliyorum ve elimden hiçbir şey gelmiyor. Neyse geçelim, neyse…

Tüm bunları boş verdiğimde; yani hikâyeleri, trafiği, çarpışmaları, olanları… Ortada bir tek, en sevdiğim kalıyor: Düşler. Bilge Karasu’nun Kılavuz’unda Uğur, hikâyenin en başında bir düş görüyordu ve düşün gerçekle bu denli karışmasını da aklı bir türlü almıyordu. Benim düşüm de öyle. Ama, düşü her şeyin başında mı yoksa sonunda mı gördüm, bunu katiyen kestiremiyorum.

..

Rüyalarda bile şu bulantı, Sartre’ye öykündüm tabi. Lucit miydi rüyalarda bile yakanı bırakmayan bilincin adı?

1916

çok derine indiğimde en saf halini görüyorum her şeyin. daha katlanılabilir kılıyor dünyayı. metrekareye düşen insan sayısına tahammül edemediğim dünyanın dışında yaşıyorum. ve sana oradan yazıyorum. samimiyetsizlikten uzak.

bir gün buralardan gitmek istiyorum.

XXI.XVI

 

bazan;
bir sahil kasabasıyım uçsuz bucaksız,
gözleri ovuşturunca ortaya çıkan renkli karıncalarım,
çay bardağının yanında gelen iki şekerden ıslanmış olanım,
eski kitap içinde unutulmuş olan küçük bir notum,
bir göçmen kuşum yersiz yurtsuz,
içinde anahtarın kaybolduğu karmakarışık bir çantayım,
bir mumum yalnuzca elektrik kesildiğinde hatırlanan,
çok sevilen bir şarkıyım radyoda denk gelinen,
bir onikiyim ıskalanıp durunan,
yalan söylemeyi beceremeyip hızlı atan bir kalbim,
bir pencere önü çiçeğiyim camının perdesi kapalı olan,
dolap içinde asılı duran kırmızı elbiseyim giymeye kıyılamayan,
çok çalgılı bir konserdeki konstrabasım ayrıdına varılamayan,
bir hava tahmini raporuyum günü tutmayan,
içten gelerek söylenmiş tatlı bir sözüm ama sesten duyulamayan,
belki de unutulmaya çalışan bir hatayım geçmişten kalan.