günlerce kendi kendime mırıldanıyorum yazamıyorum bir araya getirdiğim harfler beni anlatmaktan uzak” –tezer özlü, eski bahçe/eski sevgi

Reklamlar

VI.III.MMXIX

”..bir şey biliyor musun? ben doğduğum günden beri böyleyim.”

– I –

Uzaktan bakınca çok görkemli görünen dağları; dağın içinde olduğunda sıradan bir ormanmış gibi gören gözler, ilk önce ulu çınarlara sonra da en güzel sesinin orada yankılandığını düşünen kuşlara ihanet eder.
Bu yüzden hiçbir ağaca, hiçbir kuşa ihanet etmeyen biri olarak şunu söyleyebilirim ki; dağlara uzaktan bakmak, kuşlara ve ağaçlara uzaktan bakmak belki de hayatımda üstlendiğim rolü en güzel özetleyen örnekti.

 

“Hiç kimse başkalarından ya da genel bir ifadeyle, dış dünyadan çok fazla beklenti içerisinde olmamalıdır. Bir insanın bir başkası için ifade edebileceği şey öyle çok büyük değildir ; neticede herkes yalnız kalır ve asıl önemli olan şey yalnız kalanın kim olduğudur. ” Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine adlı romandan, yazarı: Arthur Schopenhauer

Bir sonraki mevsime hazırlanırken herkes yerini aldı; uçlarından sararmış çimenler, çürüyen kökler, yanlarında beliren susam çiçekleri, bir önceki mevsimden kalan çürük yemişler, meyve sinekleri, tuhaf karıncalar, kurtçuklar. Gübreler kokulara dönüştü gözeneklere dolunca. Issızda hava bozdu, bir niyet bir başkasının karnına sığındı. Ağızdan çıkan elem ve kederin karnı yok muydu? En çok ona sığan oldu. Tıpkı bir kulağa boşalan sesler gibi şartsız, koşulsuz, taahhütsüz girdiler içeri.

Bir sonraki niyete hazırlanırken herkes yerini aldı; keskin yalancılar, korku simsarları, eldivensiz hırsızlar, ev hanımları, kocakarılar, kirli sakallılar, ihtiyar heyeti, beyaz yakalılar, gözden düşenler, iflas bayrağıyla sevişenler, boğazındaki urgan izini çıkarmayı unutanlar, ellerindekini saymayı bırakamayanlar, gözlerini vicdanlarından kaçıramayanlar, ağzında toplumu taşıyanlar, rujunu taşıran kadın adamlar, körlüğüne sarılanlar, sayıklamalarını avucunda tutanlar, küfrünü bir avuç balçığa saranlar, ahlakı ulu orta yerlere soyunanlar, bir üflemede dağılanlar, gözlerine bir dünya kuranlar, sabah olmadan sesini kemirenler, dünya savaşlarından kalma ölüm makinelerini sergileyenler, kaldırımda canını arayanlar ve dahil olmadığı yaşamda varsayılanlar… Her biri bir avuç kökten aşağı sallanırken, kayaları dimdik kestiler elden avuçtan düştüklerinde. Biraz taş biraz beton, gökdelen ve sanayi. Bu biraz sihir demekti çünkü hiç bu kadar iyi yok olmamıştık henüz. Yani zaman bir yarıktan çıkıp dökülmedi. Üzerimizden örtüsünü çekip yüzümüze baktı yalnızca. Gece olup tüm uzuvlarımız sayılınca her niyetten en az bir kere suçlu çıktık. Alevler yükselmedi bayır aşağı koşunca ama sürtünme kuvvetinden delik deşik oldu ağzımda nefsim. Kursağımdan içeri bir kere daha yutkunabilmek için damağımı oynattım ama dünyadan duyuldu. Çatlaklaşan niyetlerden, kemikleşen kötülüklerden ve bedensiz iyi’lerden biraz ötede hüzün, yüzümü yakacak kadar büyümedi yüzlerinde. Elimi verdim ve her kol kapanın oldu. Niyetler korkulara dönüştü gözeneklere dolunca. Tıpkı bir kulağa boşalan sesler gibi şartsız, koşulsuz, taahhütsüz girdiler içeri. Alevler yükselmedi makul kusurlarımızdan aşağı koşunca ama kanın tutuştuğu damarlardan yine de geçemedi bazılarımızın soluk soluğa kalan nefesi. Çünkü insan suçunu bildiğinde nefesini sayarak alırdı. Saymaktan yorulduğumda, niyetimden geriye kalınca bir çift el, nefesimi boğazıma iğne iplikle dikmiştim.

.

“Ben yürümeye başlayınca denizlerin üstünde

Karalarda koşanlar durup bana baktılar.

Ben de gittim

Sığınacağım adaları birer birer batırdım.”