İç Kitabı Ece’den…

Sadece kafanın içinde oluşan sesle konuşabilmek insanüstü bir sabır ve sessizlik gerektirir. Sabır taze ette olmaz. Yeterince yaşlanmak lazım o zaman… Yüzüm ve gövdem kimse tarafından beğenilmediğinde, istenmediğinde, kovalanıp yakalanmadığında sonsuza kadar konuşacağımı sanıyorum. Sonsuzdan konuşacağım.

 

Güzeldin bakınca şaşılacak kadar güzel, konuşunca ondan daha da güzel.  ‘Böyle bir güzellik sahibini zorlar.’ Oysa sözcüklerle uğraşanların mutlaka bir zavallılıkları vardır. Tatlı hayatın dışına çıkmak için bir nedenleri, onun dışına atılmalarına neden olan bir beceriksizlik.

Oysa sen güzeldin şaşılacak kadar. Bu yüzden dünya sana hazineler önermişti. Ama sen yine de biliyorsun ki, aslında dümdüz, bembeyaz, taptaze yüzünün ardında açıklanamaz, düzlenip dâhil olamaz engebeler…

 

Kalabalıkların hoşuna gidecektir biz yanarken çıkan alevler. Onların ruhlarında tarif edemedikleri, adını koyamayacakları bir yere temas edecektir bu görüntü.

Görüntüye dalıp gittiklerinde sormak isteriz biz, onlar yüzünden ölmek zorunda kaldığımızı bilmeden bize acıyarak bakan kalabalığa:

Nasıl oluyor sizin hoş bulacağınız bir şarkıyı söylemek için ölen birini izlemek?

Erken ölmeli kelebekler, dünya tarihi bunu söyler.

Reklamlar

”kim bir yaşamı kurtarırsa, bütün dünyayı kurtarmış; kim bir yaşamı yok ederse, bütün dünyayı yok etmiş sayılır.”

Ağlamadığı zamanlarda dahil olduğu her coğrafyanın en gülen insanıydı. Akşam çökmeden çökmeyeceğine yemin etmiş gibi koşuşanlardandı yaşamın üzerine. Seyreltilmiş gibi şeffaf göz kapaklarından geçmişin iç yüzü görünüyordu, saklamazdı. Bir kabahat gibi işlendim, örtmedi. Formülümüzü oluşturan öfkeleri sayıklardım -sık sık- ama o yalnızca gözü ve yaşı tekrarlarım sanıyordu. Ağzımda kirlileri ne çok biriktirdiğimi onu konuşunca farkederdim, karalıları beyazlardan ayırmak gerekiyordu.

Ağlamadığı zamanlarda dahil olduğum her coğrafyanın en gülen insanıydım. Kendimi, kendimden ayırmam gerekiyordu ve kendimi, kendimden. Ve.. –Sahi. Onu, beni, ona, bize, bana, benden bahsederken ne çok düşürdüm arada bazılarımızı. Oysa kendimi kendimden -ince bir elekle- ayırmam gerekiyordu akşam çökmeden çökmeyeceğime yemin etmiş gibi yaşamın üzerine koşuşturduğum günlerde.

” .. Bütün çiçekler pırıl pırıldı, bütün ağaçlar yeniden çiçek açmıştı. Ayşe kız havuzun başındaydı. Güvercin sol omzunda, tavşan sağ ayağı yanında. Gökyüzü masmaviydi, günlük güneşlikti. Ayşe kızdan başka herkesin yüzü gülüyordu. Ak güvercin sordu Ay­şe kıza : “Ayşem, dedi, kederin nedendir?” Ayşe kız cevap ver­di : “Bulutçuğum çiçeklerimi, beni, hepimizi kurtardı, ama ken­di yok oldu. Feda etti canını hepimiz için. Ben kederlenmeye­yim de kimler kederlensin?” Ayşe kız içini çekti, ela gözlerin­den inci gibi yaşlar döküldü havuzun sularına. Tavşan, “Keder­lenme boşuna, Ayşe kız,” dedi. “İyi insanlar, iyi hayvanlar, iyi bulutlar hiçbir zaman kaybolmaz. Seven ölmez. ”

– Nazım Hikmet, Sevdalı Bulut

Thomas Bernhard (1970)

kendinizi anlaşılır kılmaz imkansızdır.
ıssızlığın ve yalnızlığın dışında…
daha güçlü bir yalnızlık, soyutlanma oluşur. eninde sonunda sahneleri çok daha hızlı
değiştirirsiniz.

insanlarla konuşursunuz, yalnızsınızdır.
fikirleriniz vardır, gariptir, size aittir, her zaman yalnızsınızdır. ve bir kitap yazdığınızda,
ya da benim gibi kitaplar,
çok daha yalnızsınızdır.

Korkoro (Özgürlük)

korkoro.jpg

“Hollywodun soykırım filmleri klişelerinden hiçbirini barındırmayan, çingenelerin soykırımını, gerçekten varolmuş bir çingene ailesi üzerinden anlatan muhteşem film. kahkalarla gülerken aniden boğazınızı düğümler..”