uçan kuşa sorsalar belki o da yalnızdır. yani anlayacağın yalnızlığın kapalı bir kutuda yaşamak ile bir bağı yok. yalnızlığın içinden beslenmekle bir alakası var. bak ne güzel yazdık, söylerken zor.

Reklamlar

gözü kapalı açılan ağızlardan anlamı sökün.

Yorganın altında varım, bir oluğum. Kendimi ikinci dünya savaşı kadar, kaybettiğim yerlerden tanırım. Duvarın karşısındaysa, var-sayılırım, bir kaygı bozukluğu kadar centilmence saklanırım kabuksuluğunuzun ardında. Ama ne yorgan ne de duvar beni alıkoyacak değil varlıkla olduğu kadar yokluklada aynı beş duyuyu kullanmaktan.

Her şey, büyük bir yıkılma günün önünde durmakta yalnızca. Öndeki her şey, zamanla yıkılmanın arkasına geçmeye mahkum bir dizginin parçasıdır. Yıkılma her şey’den önce gider çünkü. Sabaha uyanamayanlar arkasında kalır bu dizginin, yıkılma adını ömürle veya ayak ucu etiketiyle mühürlemiştir çoktan. Ve asıl kötü olan henüz yıkılma gününün önünde olmaktır. Günaydın.

Noktası virgülüne karışan vahim bir dile sarılmış, bir türlü varamadığım beni tekrar ediyorum içimden üçe-beşe kadar. İçine bırakılan her anlamı yutan bu boşlukla bir cümle iç içe nasıl sığmıyor?

Her yeni anın, binlerce kez aklımızı ele geçirip, bedenimizi ve ruhumuzu birbirinden en acılı biçimde ayırdığını hissederken her gün, her gece ya da her öğlen.. ölüm yalnızca gece gelen bi şey olmaktan çıkar ve biz onu omuzlarımızda taşırız.

..Sanıyorum ki yüzüme tek tek işlenmiş, göz çukurlarına adını vermiş bu telaş, ayaklarımın beni hangi çağda bıraktığını hala hatırlıyor olmamdan, çıkış.. ne tarafta?

İç Kitabı Ece’den…

Sadece kafanın içinde oluşan sesle konuşabilmek insanüstü bir sabır ve sessizlik gerektirir. Sabır taze ette olmaz. Yeterince yaşlanmak lazım o zaman… Yüzüm ve gövdem kimse tarafından beğenilmediğinde, istenmediğinde, kovalanıp yakalanmadığında sonsuza kadar konuşacağımı sanıyorum. Sonsuzdan konuşacağım.

 

Güzeldin bakınca şaşılacak kadar güzel, konuşunca ondan daha da güzel.  ‘Böyle bir güzellik sahibini zorlar.’ Oysa sözcüklerle uğraşanların mutlaka bir zavallılıkları vardır. Tatlı hayatın dışına çıkmak için bir nedenleri, onun dışına atılmalarına neden olan bir beceriksizlik.

Oysa sen güzeldin şaşılacak kadar. Bu yüzden dünya sana hazineler önermişti. Ama sen yine de biliyorsun ki, aslında dümdüz, bembeyaz, taptaze yüzünün ardında açıklanamaz, düzlenip dâhil olamaz engebeler…

 

Kalabalıkların hoşuna gidecektir biz yanarken çıkan alevler. Onların ruhlarında tarif edemedikleri, adını koyamayacakları bir yere temas edecektir bu görüntü.

Görüntüye dalıp gittiklerinde sormak isteriz biz, onlar yüzünden ölmek zorunda kaldığımızı bilmeden bize acıyarak bakan kalabalığa:

Nasıl oluyor sizin hoş bulacağınız bir şarkıyı söylemek için ölen birini izlemek?

Erken ölmeli kelebekler, dünya tarihi bunu söyler.